admin, 16.12.2009, galaxy 2 yorum
Galaxy Müzikevi sosyal bir albümdür. 21′inci yüzyılda müziğin üretimi, paylaşımı ve sunumu üzerine tasarlanmış, tamamı ev yapımı, mütevazı bir prototiptir. Amacı, müziği kutlamak, üretmek ve paylaşmaktır… Bunu yaparken de, grafik, video art, moda, tasarım, teknoloji, edebiyat, fotograf ve sahne sanatları gibi popüler kültürün diğer yaratıcı katmanlarını ortamın içerisinde tutmaya özen gösterir. Bu, Galaxy Müzikevi’nde, bilinen evrenin her noktasından, zamanın öncesi ve sonrasından, yaratıcı fikirlerin bulunacağı anlamına gelir… Tadını çıkartın…

Mansur Forutan- Aralık 2009
“Hayalim, eğer gerçekleştirebileceğimden daha iyiyse; ulaşmaya çalışmayı bırakır,hayal kurmaya devam ederim
Suadiye Atlantik Sineması benim için, sadece Baba, Star Wars, Jaws, Grease, Şeref Madalyası gibi “1 Numara” mertebesindeki filmleri izlemek için gittiğim bir yerden çok daha fazlasıydı. 80’li yıllarda hayatının cadde çocuğu evresinde olanlar çok iyi hatırlar Atlantik Sinema’sını. Hemen giriş katındaki Dede Kuruyemişçisi… Beş Kardeşler Esnaf Lokantası… Pasajın daha iç kısımlarındaki vesikalıkçı… Ergenliğimin tüm evrelerini bu vesikalıkçıda, 4.3×3.5 cm ebadında belgelediğimi ifade etmem gerek. Ama benim için önemli olan gişeleri hemen karşınıza aldığınızda, genişçe koridorun solundaki en son dükkandı…
Galaxy Müzikevi…
Analog çağlarda insanların şarkı listeleri hazırlayıp bu şarkıları kasetlerine doldurtmaya gittikleri yerlerden biriydi Galaxy. Şehrin en iyi Hard’n Heavy arşivini Galaxy dışında belki bir iki yerde daha bulabilirdiniz ancak. Küçük vitrininde yeni gelen plakları görmek mümkündü.
Dikkatimi ilk kez vitrinde Mötley Crüe’nün Shout At The Devil albümünü gördüğümde çekmişti. Okulda Mötley Crüe hakkında konuşulduğunu duymuştum ama neye benzediklerine dair bi’ fikrim yoktu. Muhtemelen bi’ fikrim varmış gibi davranmışımdır! Albüm kapağından anladığım kadarıyla Kiss’e benziyorlardı. Artık kapana düşmek üzereydim, peynirimse Mötley Crüe’ydü. İçeri attığım ilk adımdan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, ergen bir cadde bebesi olarak tahmin etmem tabii ki imkansızdı…
Toplasanız en fazla 500 plağın olduğu bir dükkan, ruhumun, kişiliğimin ve biyolojimin Hard’n Heavy yanının nasıl olacağını tayin edecekti. Ekonomik duruşumu da tayin edecekti tabii ki: Yarattığın (ya da yaratamadığın) her on birim değerin yedisini müziğe harca! Bundan bir kez bile pişman olmadım. Kenny G için harcadığım her kuruşa bile değerdi. Ama hayır, Galaxy’de bu türden plaklar bulamazdınız.
On grupla Galaxy’deki arşivin kıvamını tanımlamam gerekirse, Maiden, Zeppelin, Purple, Santana, Journey, Dokken, Yes, Queen, Def Leppard ve Styx derim ve bu tüm envanterin özeti olur…
Duran Duran, Hall&Oats veya Cars albümleri burada bulunmazdı. Michael Jackson veya Earth, Wind and Fire soranlara ise caddedeki diğer müzik evleri, Metronom ve Oktay önerilirdi.
Toto, Cindy Lauper, Wham falan Altuğ Müzik Evi’nde karşılaşabileceğiniz türden plaklardı. Dönemin, müzik tarihinin en çeşitli ve en üretken yılları olduğu düşünülecek olursa, Galaxy’nin arşivi aslında son derce cılızdı, yine de bu mekan başka dünyalara uzanan galaktik bir koridor oldu benim için; bilinen ve tanımlanmış olan her şeyi dinlediğim bir koridor.
“Eğer bi’ şeyler dinleyerek overdose olunsaydı, ‘84 yazında Atlantik Sineması’nın ev yemeği kokan loş koridorlarında cesedimi bulurlardı herhalde
Muhtemelen de Rainbow’un Down To Earth albümüne sıkıca sarılmış bi’ halde… Bu plağın önemi sadece müzikal açıdan çok iyi olmasından ibaret değil tabii. Down To Earth’ün bana ulaşması üç ay sürmüştü! Süreci takvimlerden, ajandalardan izleme ihtiyacı duymuştum. Çektiğim acıyı nasıl anlatsam… Şöyle düşünün; net’ten bi’ albüm indiriyorsunuz ve bu, üç ay sürüyor!!! Burada çok ciddi boyuttaki bi’ acıdan söz ediyorum! Tamam hayat o zamanlar çok daha yavaştı falan ama, benim o albüme duyduğum istek ve arzu, tipik bir 21’inci yüzyıl insanından farklı değildi. İstiyordum, hem de hemen! İstisnasız her okul çıkışında, parasını peşin verdiğim bu ilk kişisel ithalatımın, o zamanki adıyla Federal Almanya’dan gelip gelmediğini sormak için Galaxy’ye uğrardım. Bi’ amacım da yeni gelen plaklara bakmak, kayıt ettirdiğim albümlerin şarkı sözlerini defterime yazmaktı. Şarkı sözlerini kağıda aktarma işleminin çok sancılı olduğunu hatırlıyorum. Her şeyden önce rahat yazacak bir ortam yoktu, dahası çok uzun ve bayıcı bir süreçti. Queen’in A Night At The Opera albümündeki şarkı sözlerini bi’ yazmaya kalkın ne demek istediğimi anlarsınız. Ama en çekilmezi plağın hasar görme ihtimalinin sürekli kafama kakılmasıydı. Adını hatırlamadığım ama büyük olasılıkla stüdyo bilmem ne olan vesikalıkçı, fotokopi hizmeti vermeye başladığı gün hayat şimdiki kadar olmasa da, ciddi anlamda hızlanmıştı. Ve Xerox’un da hayatımda en az Maratnz kadar önemli olduğu gerçeği bir şamar gibi suratıma patlamıştı.

Marantz demişken, Galaxy’nin makine parkından da söz etmeliyim. Çünkü bu 8 metrekarelik dükkan, neyi dinleyeceğim konusunda olduğu gibi, nasıl ve hangi cihazlarla dinleyeceğim konusunda da önemli referans noktalarımdan oldu. Modelleri hatırlamasam da markaları çok iyi hatırlıyorum. İki adet Technics pikap. Biri double olmak üzere de üç casette deck. Double deck olan Sony, diğer tekliler AKAI. Pioneer ekolayzır; milyonlarca kanallı! Bir çift devasa Pioneer HPM speaker. Ve bir traktörü çalıştıracak kadar güç üretebilen siyah Marantz power amfi. Üstelik hiçbiri Çin’de üretilmemişti! Bu cihazlardan hangi müziği dinlerseniz dinleyin, ruhunuza saplanırdı!
Galaxy Müzikevi sadece benim değil, okuldan, mahalleden neredeyse tüm arkadaşlarımın hayatına fena girmişti. Listeler, kasetler, plaklar elden ele dolaşırdı. Popüler müzik tarihinin en üretken ve en çeşitli olduğu yıllardı ve bu bolluğa yetişmek, inanın bana, zevkli olduğu kadar, masraflı ve zaman isteyen bir hastalıktı. Bütün bunların fazlasıyla yer kapladığını da eklemek gerek. En baba kasetin taş çatlasın 20 şarkı aldığını, üstelik bunun bugün en küçük iPod’un yanında bile aciz görüneceğini düşünürseniz, depolamanın o yıllarda ne büyük sorun teşkil ettiğini kolayca anlarsınız.
Müzikseverler Rock’çular ve Pop’çular diye keskin iki hatta ayrılmış olsa da, o yıllarda herkes her şeyi dinlerdi aslında. Deep Purple mı Led Zeppelin mi? Van Halen mı, George Lynch ya da Randy Rhodes mu? Sürekli ve her Allah’ın günü kim kimden iyidir geyiği yapılırdı. Pop Rocky, Bravo, Kerrang, Rolling Stone, Guitar Player, Stereo Review… kimde ne bulunursa okunurdu. Okumaktan ziyade o dergilerin röntgenleri çekilirdi adeta. TRT FM, Polis Radyosu falan dinlenirdi. Beş sapın, bir Doğan’ın içine doluşup, caddede akması ve bu ilkel eylemi gerçekleştirirken Twisted Sister eşliğinde headbang’lemesi de oldukça rağbet gören müzikal içerikli sosyal aktivitelerdendi.
En iyi liste kayıtlarına, ulaşabileceğiniz ortamlar arasında ev partileri de vardı. 80’lerde Akasyalı Sokak ve civarında her fırsatta partilenir, iyi müzik setlerinden hit’ler çalınırdı. Tabii ki şimdilerde folklorik bir değer taşıyan “slov” tarzında dans da ederdik.
“O yıllarla ilgili en korkunç şey, insanoğlunun ısrarla ve sistematik bir şekilde SLOV dans etmiş olmasıdır!
20’nci yüzyılda Bağdat Cadde’si havzasındaki müzikal yaşam bu tatta bi’ şeydi işte. O yıllarda, yani 80’lerde, hatta 70’lerde bile, yani siyah-beyaz Türkiye yıllarında etrafta benim için bi’ tek müzik vardı… Benim de tek ihtiyacım müzikti zaten.
Tabii bi’ de sürekli aşık olurdum.
Sayısız sayıda aşık olmuşumdur herhalde. Okula giderken birine, dönerken bi’ başkasına… Dolmuştaki kıza, hemen akabinde vapurdakine… “Eğer aşktan OVERDOSE olunsaydı, ‘87 baharında, 7:10 Kadıköy-Karaköy vapurunun üst terasında cesedimi bulurlardı.” Aşık olduğum kızlarla ilgili hep aynı hayali kurardım: Çok büyük bir grubun gitaristiymişim ve aşık olduğum kız konsere gelmiş… İstisnasız her birini tek tek hatırlıyorum, onları şarkılarla işaretlemiştim çünkü. Saçma sapan rüyalar görürdüm bir de.
Ritchie Blackmore’un ablamı istemeye geldiği rüyam, bir klasiktir mesela.
Paralel bir boyutta da müzisyen olma çabası içindeydim. Bir iki satır etmeden geçemeyeceğim…
Her türlü imkan ve desteğe rağmen, gitar çalma konusunda berbattım. Daha doğrusu benim için gitar çalmak, eğer sadece Malmsteen falan gibi çalabiliyorsan gitar çalmaktı. Ve benim o mertebeyle uzaktan yakından bi’ alakam yoktu, olamazdı, olmayacaktı. Çok çaba, ve odaklanma gerektiren bi’ işti iyi gitar çalmak. Bende ilkinden biraz olsa bile, ikincisinden hiç ama hiç yoktu. O yüzden ben de çalmak yerine, çalıyor gibi yapmayı seçtim. Zaten tantanası yeterince eğlenceliydi. Yalandan gruplar kurmak, yapacağın müziğin türü üzerine günlerce geyik yapmak, tünele gidip gitarlara, efektlere, amfilere bakıp kızışmak gibi şeyler yeterliydi.
Barda çalma hayalim yoktu, ben arenaları istiyordum….
“Hayallerim o kadar erişilmez bir noktadaydı ki, gerçekleştirmek için çaba göstermek saflık olurdu, inanın bana. Hayalim, eğer gerçekleştirebileceğimden daha iyiyse, ulaşmayı bırakır, hayal kurmaya devam ederim.”
Şimdi de bi’çok konuda böyle düşünüyorum. İyi gitar çalamamışsam da, büyük bir grup kuramamış olsam da, en azından aşık olduğum kızın karşısında bir konser verme hayalimi gerçekleştirebildim. Hayatımın en güzel gecelerinden biriydi.
Sonra bi’ gün uyandık ki 90’lar başlamış! Her şeyin kabuk değiştirdiği bi’ dönemin eşiğindeydik artık. Tarih analog çağdan dijital çağa geçmek üzereydi ve biz henüz bunun farkında değildik.
Galaxy Müzikevi’ne ne mi oldu?
Kayıtlarda bana yardım eden 30 küsur yıllık dostum Kerem, babası Özal zengini bi’ cadde bebesini kafalayıp Galaxy Müzikevi’ni devraldı. Bu girişim yakın çevrede Viyana’nın alınması mertebesinde muamele görse de hüsranla sonuçlandı. Eğer Kerem bu devir teslim işlerinde Kurt Cobain diye birinin albüm çıkarmak üzere olduğunu bilseydi, bu fikrinden vazgeçerdi. Galaxy Müzikevi 1992′de, Erenköy Cadde üzerindeki yeni yerinde kapandı, arşivi yağmalandı, makine parkı, borçları karşılamak için satıldı.
Eğlence, en azından benim için bitmeye başlamıştı. DNA’mdaki Türk’sün, doğrusun, çalışkansın kodlarına bir de “adam olmam gerektiği” kodunu da eklememin zamanı gelmişti. Yani hayatıma aşk ve müzik yerine kariyer, statü ve sevişme endişeleri hakim olmaya başlamıştı. Artık Galaxy Müzik Evi’nin tüm arşivini Napster’dan neredeyse bi’ gecede bilgisayarıma indirebiliyordum. Evet, Down To Earth albümünü de indirdim; yarım saat sürmedi. Türk Pop’u patlamıştı, DJ’ler rock yıldızlarının yerine göz dikmeye başlamıştı. Mutsuzluk moda olmuş, benim kafamsa bu hengamede fena karışmıştı.
“Sanki Lunaparkımı alıp yerine düğün salonu vermişler gibi hissediyordum. Üstelik düğün orkestrası da Nirvana’ydı
Cool and the Gang, ya da ne bileyim, Frankie Goes To Hollywood olsa, belki kabullenebilirdim. Doksanların ikinci yarısına geldiğimizde yeni bi’ şeyler dinlemeyi bırakmıştım. Hiçbiri ruhuma hitap etmiyordu. Eskiden ulaşılması imkansız olan albümleri, single’ları toparlamaya başladım. Her yurt dışı seyahatinden bavul dolusu CD’yle dönüp, bir vakitler bir plak için tam üç ay beklemiş olmanın acısını kapatmaya çalışıyordum herhalde. Müzikle hiç de hoş olmayan maddi bir ilişkim vardı. Yeni bi’ şeyler dinlemek yerine, geçmişi dibine kadar oyup oralarda yeni hazineler aramak daha kolaydı sanki. Sonra bir gün “her şeyi” dinlemiş olduğumu fark ettim.
Ve aynı şarkıyı bir milyar kere daha dinleyip, her seferinde “amma manyak şarkı” demekten de sıkılmıştım. Hayır, overdose olunsa da ölünmüyormuş meğer.
Acım dindiğinde 2000’lerin başıydı ve narin ruhumun üzerinden sayısız ekonomik kriz, trilyonlarca şarkı, bir ihtilal, bir muhtıra ve bir de dijital devrim geçmişti. Ve gene 2000’lerin başında bir gün, yeni şeylerin hiç de fena olmadığını fark ettim. Bir yandan kendime ve yeniliklere şans tanırken, bir yandan da müzikle ilgimi sorgulamaya başladım. Ablam Mehin’in plaklarını dinlemekle başlayan ve hiç bitmeyen ilgimi… Bu süreci müzikal anlamda ikinci ergenliğim olarak nitelendirebilirim. İlkinde olduğu gibi gene aynı merak ve heyecanla dolmuştu minik yüreğim. Üstelik artık yeni yüzyılın sunduğu teknoloji ve bolluktan da istifade edebiliyordum.
Adam olup olmama sınavından kendimi mezun ettim. Hemen ardından, yani 2005 Mayısında, mezuniyet hediyesi olarak kendime bir Fender Stratocaster aldıktan sadece bi’kaç gün sonra, tıpkı eskisi gibi aşık olduğumu fark ettim. Bundan sonra bana adam olmak üzerine hayat bilgisi dersi vermeye kalkışacaklara, iki kez düşünmelerini tavsiye ederim.
“Artık gitarı tanrısal boyutta çalmam gerekmiyordu, artık rock yıldızı olmak demokratik bir haktı ve artık ev stüdyolarında albüm yapılabiliyordu. Bedeli yalnızlık ve mutsuzluk olsa da hayaller gerçekleşmişti
Bu cümleyi hazmetmem ve ne anlama geldiğini görmem epey vakit aldı gerçi. Son birkaç yılda evimin salonu bir stüdyoya dönüştü. Biraz çaba ve odaklanmayla müziği daha iyi anlamaya, gitarı daha iyi çalmaya başladım. Biraz kayıt yapmayı öğrendim, bir de yıllar boyunca beynime saplanmış sesleri, şarkıları ayıklayıp, başka formlarda bir araya getirmeyi…
Dinledikleriniz mütevazı bir ev stüdyosunda kaydedildi. Tamamen makyajsız, süssüz, hafif defolu ve sek. İçi aşk ve tutku dolu… Tıpkı Atlantik Sineması’nın koridorunda, elinde yeni aldığı plağıyla, hızlı adımlarla yürüyen çocuğunki gibi… Bana verdiği hissi söyleyeyim mi?
Büyük bi’ grubum var ve dünyanın en iyi gitaristi benim! O halde her şeyin başladığı yere, Galaxy Müzikevi’ne hoş geldiniz…

















Sevgili Mansur Forutan,
) Durum ne kadar tanıdık. Karşı cins olsam da benzer klasmanda, anormal hayaller…
Belki geç, bilmiyorum, “bizibozmaz” dan müzikle ilgilendğini, kayıtlar yaptığını okumuştum ama malesef bu yazıyı ancak okuyorum. İlk önce “keşke yazmaya devam etseydi” dedim, en azından bizibozmaz’da. Gazetede ki yazılarının tadı var.
“Ritchie Blackmore’un ablamı istemeye geldiği rüyam….”
Galaxy Müzikevi’ne de uğrayacağım.
Selamlar,
Tamay Şeker
Ankara
Tamay Seker
1 Eyl 11 at 10:40 pm
çok ama çok güzel bir yazı, çok ama çok güzel bir site… iyi ki yazmışsın, iyi ki böyle şeylerle uğraşıyorsun… bütün yazıyı kendim yaşıyormuş gibi okudum ve kendimden çok şey buldum, ellerine sağlık…
( bu arada senin siteden bir konunun kaynağına ulaşıp hemen kendi bloğuma da koydum, dayanamadığım için kusuruma bakma:) )
tarkan ikizler
23 Ara 11 at 10:34 am